Bir zamanalar cennet gibi bir bahçede Mehmetoğulları yaşarmış. Bu Mehmetoğulları çok cesur ve çetin imiş. Bunlardan en sonuncusu Mehmet oğlu Mehmet ise biraz ne yapacağını bilmez birisiymiş. Cesurmuş lakin atalarının düştüğü tuzaklara da düşmek istemezmiş.
Bir gün Mehmet'in bahçesine ırak bir bahçeden bir miktar köpek girmiş. Köpek işte Mehmet'i ısırıp kaçmışlar. Sonra gene girmiş, bi daha girmiş. Bazen ısırmış bazen ürümüş, defolup gitmiş.
Mehmet de tabi it girince karşılık vermiş. Lakin it işte hızlı kaçar. Hem öyle vurmadan sövmeden anlamayan arsız bir it. Köpek kovulduğu mahalleye kaçar derler ya.
Mehmet'in canına tak etmiş. Irak bahçenin sahibine haber yollamış "köpeklerinizi bağlayın bizim bahçeye kaçıyo hır gür çıkarıyo demiş. Onlar da demiş ki "onlar bizim köpeğimiz değil, Muhtar Amet Erik Ağa'nın köpekleri, walla bizim bahçede duruyo ama biz de oşt diyemiyoz, yoksa Amet Erik Ağa bizi de haklar" demiş.
Bunun üzerine Mehmet, tabi bakmış gelişme yok itler bahçeden zırt pırt kaçıyor, ulan demiş Başlarım Amet Erik Ağana demiş. İtinizi bağlamazsanız girerim bahçene ......... demiş. Irak bahçenin sahibi ise göbeğini kaşıyarak pis pis gülmüş. "Adımını atarsan kafana daşı yirsin" diye karşılık vermiş.
Mehmet bu lafın üzerine "tamam lan" demiş. "Senin eşşeen kancık olsun" demiş sabretmiş. Zati Amet Erik Ağa da uzaktan gözünü böyütüpdurumuş vay sen benim itime nassı kötü dersin diye.
Sonra bi gece Ağa'nın itleri gene bizim bahçeye geçip Mehmet'i esaslı ısırmış. Mehmet ulan demiş bu sefer yaktım çıranı deyyus demiş. Daşı zopayı bahçe sınırına yığmış geliyom lan demiş. Irak bahçenin sakini gene göbeğini kaşıyıp demiş ki: "bak Mehmet. Sen iyi çocuksun. Ama bu bahçeye zopanan girersen ben de sana vururum demiş. Üstelik Ağa da vurur" demiş.
Mehmet gene o kadar daşı sopayı yığdığıyla kalmış. Sonra bi gece Mehmet dolaşırken bi köpek sürüsü daha girip Mehmet'i derince ısırmış. Ulan demiş dinime imanıma giriyom bu sefer demiş. geliyom bekle demiş.
En son Irak bahçenin yüzsüz ev sahibi inen Kalleş muhtar Amet Erik Ağa pis pis sırıtıp demişler ki: "Lan demişler ne çekcez köpeemizi ordan. Dolaşıpdursun hayvanlar. Mehmet girebilecek olsa çoktan girerdi. Demek ki giremez gayrı"
Amet Erik Ağanın köpekleri semizleşedursun, Irak bahçenin sahibi Talib abi de köpeklere bahçede yer ayırmış, başlarına çoban bile dikmiş. Köpek çobanı (adı Biraz Ani)...
Ah Mehmet senin gibi ince düşünen yok bu köyde. Gir malını zürttümün bahçesine, gebert itlerini. Bi halt yiyemezler. Dersen ki o itlerin orda yeri belli değil. Bi iti öldürürsün "ulan bu it senin bahçene geçmemişti ki" derler fitne çıkarırlar.
Biz de deriz ki inceldiği yerden kopsun. Ama şakacıktan değil. Gerçekten kopsun.
Bekliyoruz Mehmet cevabını...
Allah doğrunun yar ve yardımcısı olsun...
23 Ekim 2007 Salı
Amet Erik Ağa'nın arsız köpeklerinden Mehmet'in çektikleri üzerine... 1
Gönderen
devlez
saat:
12:18
1 yorum
Etiketler: haber-yorum, hikayecikler
8 Ekim 2007 Pazartesi
google tarihi
google'ın gizli kalmış tarihine açıklık getirelim inşallah:
şimdi bu google'ın 8 kuşak önceki dedelerinden William Google'ın zamanına geri dönmek lazım.
Sene 1870. William Google o zamanlar köyde muska yazar yitik bulur ve geçimini böyle sağlardı. köyde biri bişey kaybedince William'a gelirler ve o bir muska tasar eder verirdi. böylece kayıp kısa sürede bulunurdu. ancak William'ın oğlu babasından (ona da babasından) kalan bu yeteneğe sahip görünmüyordu. William'ın oğlu Stephan Google daha çok mühendislikle ilgiliydi ancak o dönemde mühendislikte iş yoktu.
bunu bilen William Google bir Kudüs gezisi dönüşünde İstanbul'dan bir motor aldı. bu motor kayıpları bulmaya yarıyordu. hem de muskasız kayıp bulduruyordu.
William motoru köye getirdi. motorun çalışma prensiplerini oğlu Stephan Google'a öğretti. çünkü kendisinden sonra oğlu -muska ilmine vakıf olmadığından- işsiz kalabilirdi. onun için kayıpları bu motor sayesinde bulacaklardı artık.
bu motora arama motoru dediler. tarihin ilk arama motoru...
o zamanlar bu motor mazotla çalışıyordu. motoru çalıştırıp yarım saat ısıttıktan sonra, aranacak nesnenin adı yazılıp search (ara) düğmesine basınca içinden hemen bot tabir edilen örümceğe benzer aletler çıkar, tüm araziyi dolaşır ve birkaç saat içinde nesneyi bulup yerini haber ederlerdi. (sonradan mazota zam gelince Stephanın torunu Juan bu motora gaz taktırmıştır)
gel zaman git zaman teknoloji gelişti ve bu arama motoru bilgisayar ortamına aktarıldı. ve dünyanın en büyük şirketi google bizlere ulaştı...
yukarıdaki hikaye tamamen hayal ürünü olup, google'ın çalışma sistemini somutlaştırarak anlatmaya çalışmaktan başka bir faydası yoktur...
Gönderen
devlez
saat:
16:10
0
yorum
Etiketler: hikayecikler
4 Ekim 2007 Perşembe
dünya kovaladıkça kaçar, sen kaçarsan da o seni kovalar nitekim. çık işin içinden çıkabiliyorsan. biliyorum uzun bir subject oldu ama umurumda değil.
Bu da eskilerden... mayıs 2004
sana (artık size diyeyim bari çünkü artık bunu toplu yollamaya karar verdim) şu anki psikolojimi yansıtan bişey anlatayım. bi adam varmış. dünyanın peşinden hiç koşmazmış. bi mağarada yaşarmış. sabah akşam ibadet edermiş. ama bi türlü samimi olduğunu gösterememiş. Allah ondan bi türlü razı değilmiş. sonra bu kişi Hz. Musaya gitmiş. demiş; ey Musa sen Tur dağında Allahla görüşüyosun. benim halimi de bi sor demiş. neden benden razı değil. ben dünyaya perestiş etmedim, onun peşinden gitmedim, dünyadan uzağım demiş.
Hz. Musa Allaha bunu sormuş. Allah demiş; o kulumun dünyası sakalıdır. o kulum sakalını çok sevmektedir. onunla çok meşgul olmaktadır. evet mağaradan çıkmaz ama sakalına çok sevgi besler. onun için kaybeder. onun için rızayı kazanamaz, zira bir kalpte iki muhabbet (sevgi) olmaz demiş.
Hz. Musa gelmiş haber vermiş adama. böyle böyle demiş sakalına çok değer veriyomuşsun demiş. onunla çok meşgulsün demiş.
adam başlamış ağlamaya, bir taraftan da sakalını yolmaya. yoldukça ağlamış ağladıkça yolmuş, yoldukça ağlamış, ağladıkça yolmuş. sonra Cebrail yetişmiş. demiş ki Allah bu kuldan yine razı değil. neden? demiş Hz. Musa. Çünkü bu adam eskiden sakalıyla çok meşguldü onu çok seviyordu. ama görünen o ki yine sakalıyla meşgul. bu defa da ondan nefret ederek onunla meşgul...
benim durumum da buna, sizin durumunuz da buna benzer. malum hocanın bana muamelesinden sonra (şu malum fazladan imza meselesi hocadan değil dünyanın yalan oluşundan kaynaklandı da bana göre. dışardaki arkadaşlar anlamazlar. imzadan yakalandım da okul tarihinin en son dersinde. bu bence anlamsız değil.) anladım ki benim dünyam okulmuş. onu bu hocanın uzatacağını anlayınca anladım bunu. ama bu sefer de onu yolacak gibiyim, falan... ifade edebildim mi bilemiyorum.
son bişey ekliyim. neyse eklemiyim...
Gönderen
devlez
saat:
14:11
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler, hikayecikler
içinde elmas bulunduran kutu ve siimürg ilel ilgili iki temsili hikayecik bir yerde. bu fırsat kaçmaz.
Eskiler... yani mektubat_ı maveraunnehr'den alıntıdır... mart 2004
şimdi arkadaşlar size yine oldukça saçma ve bişeye yaramayan bi hikayecik anlatacam. lütfen kızmayın ama okuyun lütfen. zira bu hikayeciği bizzat uydurdum ve aslında bi amacım da var.
şimdi adamın birinin büssürü (bu halk dilinde birsürü demektir) çocuğu varmış. mesela yirmi tane.. gel zaman git zaman çocuklar yetişkin olmuş. ve babaları onları bir vadide toplamış. (böyle anlarda vadide toplanmak adettir). sonra bi ağacın içinden bir kutu çıkarmış. bu kutu kapkara bir kutuymuş, bi sandık büyüklüğünde falan (sandık deyince bu hikayenin seçimle falan ilgisi yok sakın kendinizi ona koşullamayın). ayrıca kutunun açılabilecek bir kapağı falan yok. açmak da mümkün değilmiş. neyse babaları çocuklara "ey evlatlarım! bu kutunun içinde koyun büyüklüğünde ve tek parça bir elmas vardır. bu kadar büyük elması güneş sisteminde bulmanız imkansız." demiş. ve devam etmiş; "bunun içini açamazsınız. ama bunun içinde elmas olduğuna inanın. eğer inanırsanız günde bir iki saatinizi elinizde bir spatulayla bu kutuyu kazımaya harcayın. böylece iyi giderseniz 40 yıl sonra falan kutu aşınır ve elması çıkartırsınız. lakin inanmazsanız kazısanız bile elmas size yar olmaz" demiş. çocuklardan kimisi hemen inanmış ve kendini bunu açmaya adamış. kimisi "lan babam yalan söylemez" demiş ve az çok inanmışlar ama açmaya çalışmamışlar. kimisi "bu babamızın uydurmasından başka bişey değil" demişler ve "bunun içinde böyle bi elmas olması akla hiç uygun değil" diye diretmişler. görmedikleri için inanmamışlar. kimisi de ölçmüş biçmiş öz kütle mantığıyla kutunun dolu olup olmadığını kontrol eder olmuş.
gel zaman git zaman yıllar geçmiş ama kutu açılmamış. adamın nesli artmış. yeryüzüne yayılmış. kimisi ömrünü bu kutunun başında çürütmüş, kimisi "boşver elması lan ben hayatımı yaşarım" demiş. kimisi tepkisiz kalmış, kimisi bu kutunun mahiyeti hakkında yorumlar yapmış. ama dünya gözüyle hiçkimse bu kutunun içindekini görememiş. geçen yıllar kimilerini olaydan soğutsa da kimileri ilk günkü kadar hevesliymiş elması çıkarma konusunda.
şimdi bundan sonra ne olacak dersiniz? bikaç ihtimal var.
1) yıllar geçecek, kazıya kazıya kutu eriyip gidecek, içinden bişey çıkmayacak, sonra da kendini sorumlu hisseden biri çıkıp, "babamızın kastettiği elmas aslında manevi bişeydi" falan diyecek.
2) gerçekten böyle bi elmas bigün çıkacak.
3) elmas gibi bişey çıkacak. mesela teknolojik bi alet. veya elmastan çok daha faydalı bişey. mesela televizyon (gerçi bu faydalı olmadı) veya futbol topu.
4) bi not çıkacak. "boşa uğraştınız bu güne kadar oğlum hahahaha ahahahaahaa hohoho" gibi bi not.(bu da saçma olur tabi)
5) bazıları felsefe yapacak: "peki elması kutuya kim koymuş falan gibi.
bu hikayenin hayata bir uygulaması evrim teorisi. var deniyor ama göremiyoruz. sonra çağrıda izlemişsinizdir. bi tane müşrik de öyle diyordu. "Allah heryerde diyorsunuz ama göremiyoruz" diyordu. sonra işte hep derler, birgün falan zat dünyaya gelecek, filan gelecek diye. işte kutu içinde saklı bi elmas da bunlar. acaba elmas bir şifre miydi?
size konuyla çok ilgili manyak bişey anlatayım da ufkumuz genişlesin.
simurg'un hikayesi. simurg, zümrüd-ü anka kuşunun farsçadaki ismi. tekrar ediyorum simurg zümrüd-ü anka kuşu oluyor. (batıda phoenix de derler). farsçada si otuz demek. mürg de kuş. yani siimürg otuz kuş gibi bi anlama geliyor. hikaye şu ki
birgün dünyadaki kuşlar toplanmış. Kaf Dağında yaşayan simurg diye bi kuştan bahis açılmış. efsaneye göre bu kuş öyle güzel, rengarenk, sesinin eşi olmayan, tüm kuşlardan farklı güzeller güzeli bir kuşmuş. kuşlar toplanmış ve simürgü görmeye gidelim demişler. onu çok merak etmişler ve çok görmek arzulamışlar. hissiyatları o derece zerafet kesbetmiş ki bi lahza olsun simürgü akıllarından çıkaramaz olmuşlar. sonunda her kuş türünden birer temsilci seçilmiş. binlerce kuş türünden birer temsilci olmak üzere kaf dağına simürgü görmek için yola koyulmuşlar. acaba demişler bu latif, bu asil, bu güzel kuş nasıl ola? ve el açıp (veya kanat açıp) dua etmişler. "rabbimiz" demişler."bize simürgü görmeyi nasip et bizi bu bir tek tüyü binlerce kuşa bedel olan eşref-i mürge ulaştır. onun kanatları altında bizi gölgelendir, onun alaim-i sema gibi gagasından çıkan melodiyi bize de işittir, onu bize tanıttır, yaşasınlarla sevdir, alkışlarla perestiş ettir." diye niyaz etmişler. yol uzun, simürg uzak, kaf dağı çetindir. başta "lebbeyk" sesleriyle yola çıkan kafilede yer yer kopmalar, çatlamalar olur. zira bu yol kandan irinden deryalarla doludur. ancak bu yolu, karşısına çıkan kandan irinden deryalar da olsa aşıp geçmeye azimli ve kararlı, varıp hedefine ulaştığında da herşeyi yüce yaratıcıya verecek kadar rasyonel ve dengeli olan kuşlar geçebilecektir. nihayet birgün serçe "ya ben evi özledim" der ve geri döner. arkasından bülbül çıkar "ben gülü özledim" deyip döner. kumru çıkar "ben selviyi özledim", ispinoz kuşu çıkar "benim karnım acıktı", kanarya; "benim ocakta yemeğim vardı", kuğu; "ben gölde cüzdanımı unuttum", kaz; "benim ailem problem çıkarıyo" gibi sebeplerle geri dönerler. bunlara daha birçok kuş ve birbirinden yaratıcı birçok mazeret eklenir.
yıllar yılları kovalar, birçok kuş döner. ama simürgü görmeye azimli ve kararlı kuşlar sebat eder, lebbeyk der ve her verilen moladan sonra hedefe bir kanat daha çırpabilmek için can atar. nihayet kafdağına varılır. (şu devlerin ve cümle garip yaratıkların yaşadığı yer). sağa bakılır sola bakılır ortada si mürg yok. bir müddet kara kara düşünülür. yoksa yanılmışlar mıdır? yoksa onlar da dönmeli mi idilerdir? yoksa biraz daha aramalı mıydılardır? sonra içlerinden biri "hey" der. "si mürgü buldum." ve orada yoklama alınır. kaf dağına si mürgü (sii=30, mürk=kuş) görmek üzere tam otuz tane kuş ulaşmıştır.
ve o zaman anlarlar si mürgün kendileri olduğunu, yani hedefe kararla yürüyenlerin olduğunu. bunu yukardaki hikayeyle bağdaştırırsak bişey elde edilebilir mi bilemem.
son olarak biz de lebbeyk der ve yola revan oluruz vesselam. çünkü o yol ki çendan uzundur ve dikenlidir, ellerinize dikenler batacak, güleceksiniz zira bize halıkımızı tanıttırır, yaşasınlarla sevdirir ve perestiş ettirir, hodgam ve hodendiş ve hodperest ve hodfüruş olmuş nefs-i emmarelerimizi yed-i kudretinde muhafaza eder. hem nasıl ki başımıza fenerler kandiller diker ki onların yanmak maddeleri tükenmiyor. Zira Allah-ü veliyyül müminin, hüve le yemüt, Allahümmahşurnee fii zümretissalihiin, tekabbel minnee bi hürmetil faaaaaaatihah.
Gönderen
devlez
saat:
13:27
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler, hikayecikler
26 Eylül 2007 Çarşamba
Ramazana bu. isteyen istifade etsin.
Mektubat-ı Maveraunnehir'den... mayıs 2002
Dil demişken şunu da söyliyim. Geçenlerde düşündüm acaba Türkçe'de bilmediğim bir kelime kalmış mıdır diye. Elbette vardır bu tartışılmaz da beni böyle düşünmeye sevkedecek kadar iyi Türkçe öğrenmiş olduğumun bir göstergesi değil midir ki bu? Ben de kendi kendime artık birkaç foreign language öğrenmenin veya geliştirmenin vakti geldi diye düşündüm. Ne de olsa 1 lisan 1 insan. 2 lisan 2 insan. 3 lisan 4 insan. 4 lisan 8 insan..... (*) Sayı dizisi bu şekilde devam edip gidiyor. Yani sanıldığı gibi n lisan n insan şeklinde bir genelleme yapılamaz.
Lafı fazla uzatmadan konuyu şu kıssa ile bağlamak istiyorum. Birgün Saadettin Köpek balık tutarken yanına bir adam gelir ve "Mektubunuz var efendim" der. Mektup devrin ünlü paleoantropologlarından Jessy Brigit Ghostman tarafından kaleme alınmıştır. Saadettin mektubu alır. Uzun bir süre bakar. İngilizcesi yetersiz olduğundan Ghostman'ın söylediklerini tam anlayamaz. Sonra hızla oltayı sudan çıkarıp mektubu oltanın çengeline iliştirir ve "hadi rasgele" deyip bismillahla oltayı suya savurur. Arkasından öyle bir söz söyler ki bu söz hala dillerimizde dolaşmaktadır; "İyilik yap, denize at. Balık görmezse Halık görür". Yani Saadettin Köpek şunu vurgulamak istemiştir. İnsan dil öğrenmelidir. Yoksa balıktan ne farkımız kalır? Balık demişken şu Eskimo atasözünü tekrar hatırlatalım. "İnsan balığa benzer. Göklere yükseldikçe mutluluğu katlanır. Birgün gelip ateşle karşılaşırsa da hiç endişelenmez."
(*) Yukarıda bahsi geçen, insan ve bildiği lisanla ilgili dizinin genel terimini veriyorum. {n lisan=2 üzeri (n-1) insan} Buna göre örneğin 11 lisan bilen bir insan 11 insana denk değil, 1024 insana denktir Allahın izniyle. Yani It's very important that knowing a lot of foreign language. OK. Take care about you. And live always as what you are.
Gönderen
devlez
saat:
18:04
0
yorum
Etiketler: hikayecikler, matematik, özlü :)) sözler
Natosbamuna Efsanesi
Mektubat-ı Maveraunnehir'den... mayıs 2002
Bir hikaye daha anlatayım istersen.
Birgün bir genç delikanlı yolda giderken bir kaplumbağa görmüş. Kaplumbağa ters dönmiş vaziyette güneşin altında nerdeyse pişecekmiş. Ne kadar çırpınıyorsa da düz dönemiyecek durumda yani. Neyse bizim delikanlı bakmış ki tosbaa zor durumda "ulan" demiş "insanlık işte bu günlerde gösterilmeli". Tam elini tosbaaya doğru uzatıyormuş ki beş altı metre öteden salınaraktan Dilgüfte'nin geçtiğini farketmiş. Dilgüfte gencin sevdiği kızmış. İşte demiş şimdi sırası hemen gidip onu deliler gibi sevdiğimi söyliyeyim. Ama böyle der demez gencin kalbinden ipince bir tel kopar gibi olmuş. Sırtüstü durmakta olan tosbaa aklına gelmiş. "bu tosbaayı hemen alıp suya yakın bi yere götürmezsem ölecek" diye aklından geçirmiş. Dilgüfte, tosbaanın başında çömelmiş olan gencin yanından geçip giderken, gencin kalbinden kopan tel, sürtünmenin etkisiyle yanmaya başlamış. Ve Dilgüfte'nin fırtınalı bir denizi andıran saçlarının arasında batıp giden koca bir Titanic gibi dalgaların arasında kaybolmuş gitmiş bizim erçel oğlan. Neden sonra tosbaayı kaptığı gibi deli gibi koşarak beş on dakika içinde onu suya yakın bir yere bırakmış. Tosbaa suyu görünce çılgınlar gibi içmiş. İyice kandıktan sonra kendisini buraya getiren fedakar gence teşekkür etmek için arkasını döndüğünde bakmış ki kimse yok. (bütün filimlerde de böyle olur ya)
Delikanlı hiçbirzaman Dilgüfte'ye "o gün orda tosbaa uğruna seni feda ettim" diyememiş. Ama yakın arkadaşlarına şu kadarını söylemiş; "Eğer birşey uğrunda çalışılacaksa ve bunu yapacak kimse yoksa, bu ne kadar fedakarlık isterse istesin yapılmalı. Ben Anadolu çocuğuyum. Tosbaaya dahi ihanet edemem."
Bu olaydan sonra insanlardan uzak yerlerde yaşayan bu gence; "bir tosbağa uğrunda, çok gözyaşı dökülecek bir iş yapan genç" anlamına gelen "Natosbamuna" adını vermişler. Genç Natosbamuna yıllar sonra yerini yaşlı Natosbamuna'ya bırakır. Bir mağarada ömrünü çürütmüş ve yıllardır insanlarla hiç konuşmamıştır. Sadece geceleri avcılar ve çobanlar yanık bir gitar sesine eşlik eden, daha yanık bir ses duyarlardı o kadar. Bu ses hep aşk ve kaplumbağa şarkıları söylerdi. Natosbamuna efsanesi dillerden dillere intikal ede ede Tüm kıtayı sardı. Ve birgün Dilgüfte de hikayeyi duydu. Dilgüfte o yaşına rağmen hiç durmadı ve dağların yolunu tuttu. Çiftesini omzuna aldı, O dağ senin bu dağ benim aylarca dolaştı. Hep yanık bir ses aradı durdu geceleri. Kurt ulumalarını Natosbamuna'nın inlemeleri olabilir diye titizlikle dinledi. Sonra bir gece yarısı uzak biryerlerde zayıf bir ışık gördü Dilgüfte. Yaklaştıkça bunu Natosbamuna'nın yaktığından hiç şüphesi kalmadı. O kadar sevindi ki kendini tutamadı ve avazı çıktığı kadar bağırdı "Natooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooo Naaaatooooooooooooo". Natosbamuna irkildi bu yaşlı kadın da kimdi? Sonra ateşin başından biraz uzaklaşıp ay ışığında karşıdan gelenin yüzüne dikkatle baktığında, hafif çizgili bir yüzün, beyaz saçların ve hüzünlü gözlerin ardında yıllar öncesine gitti. Ve bu şimdi durulmuş bir deniz olan saçların dalgalarının arasında boğulduğu günleri hatırladı. Sanki seneler önce batmış bir geminin enkazını çıkarmaya gelmiş birilerini karşısında görmüş gibi oldu. Gitarını tutan eli açıldı. Ellerini havaya kaldırdı ve haykırdı; "Dİloooooooooooooooooooooooooooooo La Diiiilooooooooooooooooooooooooo dello parettaaaaaaaaaaaaa. Las marino de paglionettoooooooooooooooo".
Natosbamuna'nın ve Dilgüftenin sevinç gözyaşları ve haykırışlarına bir gürültü daha karışmaya başladı. Çatırtı ve kütürtüler şiddetini arttırdı. Bağırışların oluşturduğu titreşimle yukardan irice kayalar yuvarlanıyordu. Gürültüler bittiğinde Dilgüfte kalktı, başının üstündeki taşları eliyle hafifçe sıyırdı. Güneş ilk ışıklarını dünyaya yollamıştı. Mağaranın önüne baktı ki orada biri yatıyor. Gözlerinden yaşlar sicim gibi boşaldı. Natosbamuna; yaşlı kurt öylece uzanmış ve sevdiğinin elini bir defa bile tutamadan bir mağaranın önünde tükettiği ömrünü orada bitirmişti. Dilgüfte onun üzerindeki taşları da sıyırdı. Yüzünü çevirdi. Gülümsüyordu. Hıçkırıklarına hakim olamadı. Allah bilir kaç saat orada Nato'yu gözyaşlarıyla yıkadı. Sonra baktı ki kendi üzerinde de kan var. Halbuki vücudunda hiç yara bulamadı. Kalktığı yere gitti. Başının üzerinden aldığı taşları karıştırdı. Ve orada kabuğu kırılmış ve kıpkırmızı kana bulanmış ihtiyar bir tosbaa buldu. Belli ki tosbaa Dilgüftenin Başını taşlardan korumak için gecenin o karanlık ve dehşetli anında kendini feda etmişti. Tosbaanın yüzüne baktı. o da gülümsüyor gibiydi sanki. Yıllar önce bu kızı kendisine feda eden gence borcunu, kendi canı pahasına kızı kurtararak ödemişti. Dilgüfte'yi -o yaşlı kadını- bir daha pek gören olmadı.
Artık insanlar bu dağlara Tosbaa dağları dediler. Ne zaman dolunay olsa uzaklardan hala bir gitar sesi gelir. Hatta Natosbamuna ve Dİlgüfte'nin de bazen seslerini duyarlarmış. Bir de bazı insanlar gülümseyerek gezen bir tosbaa gördüklerinde hüzünlenirlermiş hala.
Sevdiğinin saçlarının dalgalarında boğulan genç. Hem de bir tosbaa uğruna. Natosbamuna. Mekanın cennet olsun. Biz belki tosbaa için değil ama, bazen çok daha büyük şeyler için ve çok daha zor durumda olan büyük bir çınar olan birşeyler için sevdiklerimizi feda etmiyor muyuz? Buradan şu dersi çıkarmalıyız. "Hergün yeniden doğmak istiyorsan asla acele etme. Acele etmeyenler çok bekleseler de gelen olmaz belki. Ama yarın herzaman gizemlerle doludur." Bu, Paraguay milli marşından alıntı.
Gönderen
devlez
saat:
18:02
0
yorum
Etiketler: hikayecikler
Vefa İnsanı
Mektubat-ı Maveraunnehir'den alıntıdır. 2002 ağustos
Şimdi size ibret verici bir yaşanmış hikaye daha veriyorum. Hem de hiçbir değişiklik yapmadan. Bu aslında bir haber. ben bunu Galatasaray'ın sayfasından olduğu gibi buraya kopyalıyorum. Bu satırları okurken şunu daha iyi anladım ki futbol ayakla değil yürekle oynanır. Buyrun:
<
Allahım bu ne fedakarlık. Bu ne vefa. Bu ne büyük bir meziyet. Ben aslında Lucu yu sevmezdim ve hatta ona çingene diye hitap ederdim. Ama onun aslında pırlanta gibi bir kalbe sahip olduğunu ve ne kadar vefa duygusu olduğunu şimdi anlayabildim. Şimdi benim de gözlerimden yaşlar, klavyenin üzerine adeta birbirleriyle yarışırcasına damlıyor. Hıçkırıklarımı bir türlü engelleyemiyorum. Hakkını helal et Lucu. Biz eskiden "Türkün Türk'den başka dostu yoktur" derdik. Şimdi Haci Popu ve Lucu gibi insanları tanıdıktan sonra zannediyorum dost listemize Romenleri de almamız gerekiyor. Yolun açık olsun Lucu. Allah işini rasgetsin. Allah hidayet nasib eylesin. Amin.
Bu olaya baktığımızda insanın dudaklarından şu Çin atasözünün dökülmemesi elde değil: "Demir ayakkabılar ayakları küçültmez. Sadece büyümesini engeller. O halde kaliteli ruh yontulmamış ağaçtan ibaret olamaz."(*) Gerçekten de konuyu en iyi bu açıkladı bence. Bunun üzerine ancak şu söylenebilir: "..... tövbe tutmaz".
(*) Burada Çin atasözü olduğu iddia edilen sözün yazar tarafından uydurulduğunu bilin ki, boşu boşuna içerdiği derin(!) manayı anlamaya çalışmayın.
Gönderen
devlez
saat:
17:55
0
yorum
Etiketler: hikayecikler
Hazerfan
Mektubat_ı Maveraunnehir'den alıntıdır. mayıs 2002
Benzer bir hikaye de ben anlatayım. Bir gün Hazerfan Ahmet Çelebi, Napolyonu ziyarete gider. Tam karşılaştıkları sırada Napolyon "milletler kahramansız yaşayamaz" der. Hazerfan bu söz üzerine deve derisinden yapılma kanatlarını çıkarır ve sarayın camından aşağı atar. Ve şu sözler dilinden dökülür. "Ben insanı kamil değilim ve olamam da. Ama her epsilon>0 sayısı için insan-ı kamiliyeye epsilon kadar yakınsayabilirim. Eğer epsilonu yeterince küçük seçmezsem tarih beni sorgulayacaktır."
O sırada ünlü Fransız matematikçi Cauchy Almanya Göttingen Üniversitesinde Karl Fredrich Gauss'la dizilerin yakınsaklığı üzerine bir çalışma yapmış; geri dönmüş ve daha yeni içeri girmişti ki Hazerfan'ın sözlerini işitti. Bunun üzerine şu ibret verici sözleri tarihe altın harflerle yazdı; "Üç çeşit insan vardır. 1)Sayı saymayı bilen insan. 2) sayı saymayı bilmeyen insan." Cauchy'nin bu sözüyle gözyaşlarına boğulan Napolyon derhal Hazerfan'ın idam edilmesini emretti. Fransızcası iyi olmamasına rağmen durumu anlayan hazerfan şöyle haykırdı;
"Hakikat nedir? Siz buna Truth diyorsunuz. What is truth? Elbette şunu iyi bilin ki dün dündür, bugün bugündür." Napolyonun gözlerindeki yaşlar biraz durulunca şunları söyleyebildi; "BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR"
Ne kadar ibret verici bir hadise değil mi?
Gönderen
devlez
saat:
17:52
0
yorum
Etiketler: hikayecikler