Hissiyat demiştim de, nedir çektiği bu zişuurların hissiyattan? Tat alsınlar veya elem çeksinler diye mi verilir acaba hayattan? Yoksa numune midirler ta maveradan gelen hakikattan? Hakikatten öyle olsa gerek. Olmasaydı olur muydu o zaman bu hissiyatın sonu. Sonu olduktan sonra ne yapsın bir zişuurcuk onu?
İşte böyle nazar edersek hissiyatın kesafetine, anlamış oluruz bu kesafetin manası ne. Gerçi kimi bu manayı yanlış görebilse de, bir gece yürürken, damdan içeri düşene, gördüğü yanlışı talim ettirebilse de, oradan da doğruya gidilebilen bir yol vardır de. Çünkü ne de olsa akıl var hissiyatın üstünde.
Demek öyle bir yol var ki seyahate çıkılan; kimsenin bilmediği. Kimine göre kötü olsa da kimine iyi. Tabi eğer hangi şey kullanılsa kötüye, benzeyiverir kumaş üstünde unutulmuş ütüye. O halde korkmadan yelkenini aç bu yola. İlerle dümdüz ve dönme sağa sola. Gemi senin, yol senin oldukça ne gam, ne keder. Ancak çalıntı gemiyle başkasının yolunda giden kötülük eder.
Eee, o zaman geliverelim artık sadede. Şöhreti, şatafatı boş ver, ne varsa sadede. Hakiki hissayata talib ol, oyalanma sahtede. İşte gülümsüyor sana ellerin el-firaaakla tevafuku. Aşkla koş hakikate, bekletme maverada ancak kavuşulacak, ol maşuku.
13 Mayıs 2009 Çarşamba
kesafet-i hissiyat 2
Gönderen
devlez
saat:
22:20
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler
ifrattan destek alarak tefrite kayma
Tanım: bir kimseye, orta yolun teklif edilmesi durumunda, bunu yapmaktan kaçmak için, o kimsenin sanki kendisine ifrat (aşırıya kaçan davranışlar) teklif edilmişçesine bir tutum içerisine girerek, orta yoldan tefrite (yetersiz davranışa) doğru kaçmaya çalışmasıdır.
Teklif eden, bu gerçekçi olmayan tutum karşısında taviz verdikçe de, tefrite kayma tutumu gösteren bireyin davranışı pekişir ve bunu tekrar etme olasılığı artar.
Örnek: Murtaza öğretmen, idare tarafından önlük giyerek derse girmesi konusunda uyarılır. Aslında öğretmenin önlük giymesi doğal ve aşırı olmayan orta yollu bir durumdur. Fakat derse önlükle girmek istemeyen öğretmen şu karşılığı vermiştir: “Tamam ya tamam, paltoyla gircem derse, verin benim paltomu paltoyla gircem”
Bu örnekte görüldüğü gibi öğretmenden paltoyla derse girmesini isteyen yoktur. Ama o sanki kendisinden bu istenmişçesine reaksiyon göstererek, normal bir durum olan önlük giymekten kaçar. Bir yönden de üste çıkarak haklıymış gibi görünür.
Örnek: 10. sınıf öğrencisi olan Serkan, okuldan gelince bilgisayarın başında fazlaca zaman geçirmektedir. Annesi ondan biraz da ders çalışmasını ister. Serkan şu karşılığı verir: “Bundan sonra eve gelcem, odama gircem sabaha kadar ders çalışçam, uyku da uyumıycam. Bakalım o zaman ne yapcanız”.
Örnek: Babası Alaaddin’e, yeterli miktarda harçlık vermektedir. Alaaddin ise daha fazla harçlık ister ve babası bunu kabul etmez. Bunun üzerine Alaaddin babasının verdiği yeterli miktar harçlığı yere atarak şöyle der: “Vermeyin bana para falan istemiyorum. Parasız gezcem.”
Bu davranışı yapan bireyler, mızıkçı ve zorluklarla baş etmekte zorlanan kişilerdir. Kurallara uyma etikleri gelişmemiştir.
Yukarıda bahsi geçen durumu ifade etmek için "vur dedik öldürdün" deyimi kafidir.
Gönderen
devlez
saat:
22:15
0
yorum
Etiketler: eğitim, felsefik düşünceler
24 Aralık 2008 Çarşamba
Ulaşılamaza Dayanaklandırma
Şimdi daha önce tanımı yapılmamış olabileceğini düşündüğüm bir kavramı tanımlamak üzereyim. Bu kavrama "ulaşılamaza dayanaklandırma" (el istinadün alâ bilayakîn) (to be foundation on unreachable) ismini verebiliriz. Evvela tanıma girelim:
Tanım: Fikrini meşrulaştırmak için bu fikri dayandıracak bir nokta arayan insanın, kolay yolu seçerek sorgulanabilirlikten kurtulmak için, fikrini kimsenin ulaşamayacağı bir merciye dayandırması psikolojisidir.
Örnekler:
1. Ölmüşlere dayandırma: Ençok kullanılan ulaşılamaza dayanaklandırma türüdür. Örneğin "Fatih Sultan Mehmet yaşasaydı xxxxx'a oy verirdi", "Atatürk yaşasaydı xxxxx partisine üye olurdu", "Abdülhamit yaşasaydı İngilizleri dize getirirdi", "dedem yaşasaydı seninle gurur duyardı" türünden dayanaklandırmalardır ki kontrol edilebilir olmadığından söyleyen kişi için söylemesi çok kolay olur ve dolayısıyla bu psikolojiye girmiş kişinin bu türden cümleler söyleme ihtimalini arttırır.
2. Sonlanmış kurumlara dayandırma: "Osmanlı olcaktı şimdi, hiç hırsızlık olmazdı", "Bizans yıkılmasaydı daha huzurlubir dünya olurdu", "Biz Mevleviliğin devamıyız"...
3. Görülmemişe dayandırma: "Okyanusların dibinde xxxxx madesi olduğundan denizlerde tuz vardır", "kalbimi görseydin seni ne kadar sevdiğimi anlardın"...
Bnların ciddiye alınacak pek bir tarafı yoktur. Çünkü kontrol edilmesi imkansızdır.
Ancak imanî meseleler bu başlık altında incelenemez. Çünkü onlarda kontrol edilebilirlik vardır. O konuyu da size bırakıyorum. Burada kastedilen, kontrol edilemediği için bol keseden sallama psikolojisinden ibarettir.
Gönderen
devlez
saat:
12:35
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler
30 Aralık 2007 Pazar
Matematiği Ayrıcalıklı Yapan Ne?
"Bilimlerin arasında matematiğin çok ayrı bir yeri vardır" sözünü sık sık tekrarlarlar. Ben de çok da düşünmeden o tekrarları yapanlardan biriyim aslında. Ama yine de kendime hep sorardım "acaba neden?" diye. Geçenlerde sebebi aklıma düşüverdi...
Bir kere diğer bilimlerde (veya sanat dallarında) ortaya konan bir çalışmada, çalışmanın kim tarafından yapılmış olduğu önemlidir. Bu; Tarih, Dil Bilim, Coğrafya, Etnoloji, Siyaset Bilimi, Ekonomi, Resim, Müzik, Hat, hatta bir ölçüde Fizik, Kimya, Biyoloji vs için böyledir. Örnek mi istiyorsunuz? Örnekleri aşağıda maddeliyorum, buyrun;
- Diyelim ki ben diyorum ki: "Vizigotlar ile Ostragotlar Alman milletini oluşturmuştur". Sonra da gerekçelerini açıklıyorum, ama, önce sorulan, bunun kim tarafından söylenmiş olduğu. Ben değil de bir Got uzmanı aynı gerekçeleri ileri sürerek bunu söyleseydi hemen kabul görecekti. Ama sırf söyleyenden dolayı bir hakikat güme gitti.
- Mesela ben bir soyut resim yaptım, satmaya çalışıyorum. Tabi alan yok. Sonra aynı resmin altına Picasso yazıp kendisinin eline veriyoruz ve o da ne? Resim bir servet karşılığı satılıyor. O zaman o resmin hakiki değeri hani?
- Söz gelimi ben dedim ki: "para piyasalarında bu hafta bir çalkalanma olacak ve altın çok değer kaybedecek", malum; kimse takmıyor, ama bunu bir ekonomi uzmanı söylese hemen millet elindeki altını bozdurmaya çalışacak.
- Farazà ben şu sözü söylemiş olsam: "İnsanlardaki önyargıyı kırmak, bir atomu parçalamaktan daha zordur". O zaman tahmin edeceğiniz gibi bu söz tarihe geçmeyecekti. Ama değil mi ki bunu Albert Einstein söyledi; "o dediyse doğrudur" oldu.
İşte bir lütf-u ilahî olarak Matematikte böyle bir tutarsızlık göremezsiniz. Size Karl Frederic Gauss gelse ve dese ki:
"2 den büyük her çift sayı, herhangi iki asalın toplamıdır",
hemen diyeceksiniz: "ispatla bakalım Gauss efendi".
Gauss: "ispata ne hacet ey gafiller, ben diyorum bunu ben, koca Gauss"
deyu haykırsa da nafile. Biz gene ispat isteyeceğiz. Eğer ispatlayamazsa inanmayacağız. Öte yandan bir zavallı lise öğrencisi dikilse karşımıza ve dese ki: "Gauss'un ispatlayamadığını ben ispatladım abey, aha ispatı",
önce eğilecek herkes üstüne, çocuk doğru yapmışsa bu şerefi herkes istisnasız koca Gauss'a değil de küçük çocuğa verecek. Kimse de:
"bir veledin sözüne mi inanacağız!" demeyecek.
Çünkü: "matematikçi ikna etmez, ispat eder; güveninizi beklemez, yalnız dikkat etmenizi ister."
Matematiği büyük yapan, büyüklüğünü, büyük bir isimden değil de kendi büyüklüğünden almasıdır.
Gönderen
devlez
saat:
14:00
2
yorum
Etiketler: eğitim, felsefik düşünceler, matematik
13 Aralık 2007 Perşembe
İhlas Suresi'ndeki İspat
İhlas Suresi'nde geçen Allah'ın (celle celalühü) zâtı ile ilgili altı sıfatın birbirini ispatlaması, birinin eksikliği halinde diğerlerinin de geçersiz olacağı hakkında ispattır:*

Ayet-ayet meali:
1) De ki: O Allah birdir.
2) Allah Samed'dir. (Herşey O'na muhtaçtır, ancak O kimseye muhtaç değildir).
3) Doğurmadı, doğurulmadı.
4) Hiç birşey O'na denk de olmadı.
Şimdi sûrede geçen altı vasfı sıralayalım:
1)Allah
2)Ehad (mutlak birlik)
3)Samed (herşeyin O'na ihtiyacının yanında O'nun hiçbirşeye muhtaç olmaması)
4)Doğurmama
5)Doğurulmama
6) Hiçbirşeyin O'na denk olmaması.
İspat:
madde_1: Allah (c.c) lafzı; tüm güzel isimlerin ve sıfatların karşıladıkları manaları sonsuz nisbette karşılar.
Mesela El-Şafi, mutlak şifa veren demektir. Kainatta şifa verebilme özelliği verilmiş hadsiz varlık varsa da, hepsinin bu özelliği sınırlı tutulmuştur. Ancak Allah (c.c) dilerse sonsuz, sınırsız şekilde şifa verebilir. El-Kadir, mutlak kudret, güç sahibi demektir. Kainatta kendisine kudret verilmiş hadsiz varlıklar varsa da hepsinden daha güçlüsü bulunabilir. (deveden kudretli fil, filden kudretli balina balinadan kudretli koca bir dünya küresi, dünyadan kudretli güneş, güneşten kudretli falan yıldız, ondan kudretli samanyolu galaksisi, ondan kudretli falan galaksi, ondan kudretli ...). Ancak Allah (c.c) kendisinden daha kudretlisi olmayan mutlak kudret sahibidir.
İşte böyle bir kudret sahibi bir tek olmalıdır. Çünkü iki sonsuz olmaz. Sonsuz, geçilemeyen ve ulaşılamayan demektir. İki veya daha çok olsa mutlaka biri, birini geçer veya ulaşır. Aksi düşünülemez. O halde "Allah; Ehaddir".
İsimleri sonsuzluğa karşılık gelen bir zâtın hiçbir şeye ihtiyacı olamaz, zira kendisinde herşey olmak durumundanır. Yukarıda ispatladığımız üzere isimleri sonsuzluğa karşılık gelen varlık yalnız bir tane olduğundan, diğer her şeyin sahip olduğu sıfatlar ancak sonludur. Sahip oldukları sonlu olan bir varlık ise mutlaka başkalarına muhtaçtır. (örn: insan havaya, suya, gıdaya, ısıya, ışığa, güvenliğe, ve böyle sonsuz çeşit ihtiyaca muhtaçtır). Ayrıca muhtaç olanların sonsuz ihtiyacı vardır. Hani sonsuzluk da sadece tek bir varlıkta mevcuttu ya. O halde herşey o sonsuzluğun sahibine muhtac olacaktır. Ve böylece gördük ki "Allah; Samed'dir".
Doğurma, aynı türdeki varlıkların çoğalması demektir. Allah ise isimlerinin karşılıkları sonsuz olan tek zàttır. (Haşà) O (c.c) doğurmuş olsa kendi benzerini doğurmuş olurdu. Halbuki kendisinin bir benzeri olan varlık Allah olamaz, çünkü o zaman o doğurulanda da sonsuzluk tezahürleri olurdu ki bu sonsuzun tekliği ile çelişir. O halde "Allah; doğurmamıştır".
Doğurulmuş bir varlığı doğuran, ondan daha evvel var demektir. Halbuki kendisinin evvelinde bir varlık bulunan bir şey Allah olamaz, zira Allah geçmişin sonsuzundan gelir. Sonsuzdan gelen bir varlık daha olamaz. O halde "Allah; doğurulmamıştır".
Sonlu özelliklere sahip hiç bir varlık, sonsuz özelliklere sahip olan varlığa benzemez. Dolayısıyla denk de olmaz. O halde "Allah; hiçbirşeyin kendisine denk olmadığıdır".
*Allah'ın varlığı, herhangi bir materyalin varlığının ispatlandığı gibi ispatlanamaz. Allah Maddeden, mekandan, zamandan münezzehtir. Şu halde bu ispat Allah'ın varlığının ispatı değil. Allah'ın varlığı iman meselesidir. Bu ispat yalnız şunu kazandırır. "Allah var" diyen bir insanın, O'nun Ehad, Samed, Doğurmamış, Doğurulmamış, Hiçbirşey O'na denk olmamış, sıfatlarını kabul etme zorunluluğunu aklen ispatlar. Bunları kabul etmeden bir İlah inancı içinde olanların ise gerçekte inandığı varlığın Allah olamayacağı sonucuna bizi götürür ki Fatiha suresindeki "Gazaba uğramışlar ve Dalalete düşmüşler" zümreleri bunlara karşılık gelir.
Gönderen
devlez
saat:
16:56
2
yorum
Etiketler: analiz, felsefik düşünceler
4 Ekim 2007 Perşembe
volvox (el küre-i el vahdet-ül hayvanat-ül müctemiyyet-ül muciziyye= mucizevi sosyal hayvanlar birliği) :)
şimdi efendim volvox denince akla; yüzlerce tek hücreli canlının din, dil ve ırk gözetmeksizin mucizevi bir surette, sosyal bir ortamda bir araya gelmelerini getirmek lazım. ancak bu bir araya geliş kesinlikle rastlantısal olmayıp elbette bir kudreti sonsuz onları bir araya getirmiştir. yani ilim dünyası sırf bu sebebe binaen bu hayvanat içtimasına ilaveten muciziyye lafzını
eklemişlerdir. zira bu komplexi başkaca açıklamak mümkin değildir. dikkat ediniz sadece bir araya gelmiş bir yığın değil gözümüzün önünde duran. ya ne? kocaman bir küre yapmıştır bu hayvanlar. hem de 19 mayıs hareketleri gibi değil, bir daha ayrılmamacaya kenetlemişlerdir (ancak anlaşamazlarsa tabi ayrılık da söz konusu). tamam. bu küre-i hayvanatın tek özelliği bu da değil. ayriyyetten kürenin en içindekiler iç işlerinden, ortaya yakınındakiler medyandan (bunu nasıl olsa pek kimse anlamaz), satıhtakinler de harici amellerden sorumludurlar. hal böyleiken bu birliğe basit bi gösteri nazarı ınan bakmag ne derece akıldan uzak ve hilaf-ı vicdan olduğunu eğer zerre kadar aklın varsa anlarsın.

Gönderen
devlez
saat:
20:48
1 yorum
Etiketler: analiz, felsefik düşünceler
kamçılı hayvan (hayvan-es sahib-üs seyf= kılıç sahibi hayat sahibi denebilir) :)
uzun bir aradan sonra gözle görülmez hayvanlar serimizi (es-seri'al hayvanat-ül la nazar) tamamlayalım. bu arada ilk iki hayvanımızı masaya yatırışımızdan bu yana 3 yıl geçmiş. vay beeee...
neyse gelelim kamçılı hayvanımıza. bu hayvanımız da, dip kısmında kuyruk da tabir edilebilecek bir kamçıya sahip olması hasebiyle uzun müddet ilim dünyasında sevgiyle karşılanmıştır. aslında çok şirin bi hayvan olduğu söylenemez. çünkü doğu alemi onun bu kamçısını kılıç olarak nitelemiştir (heralde bunun sebebi doğuya bu hayvanın sadece resimlerinin ulaşabilmesidir. zira onu mikroskopta görselerdi o kılıç sandıkları uzantının yumuşak olduğunu ve salınım yaptığını idrak ederlerdi). gerçi mikroskop da yok değildi ama batıdan gelen hazır bilgiler varken doğuda yeni bi araştırma yapmak abes sayılırdı. neyse. yine parantez içleriyle çelişir vaziyetteyim.
kamçılı hayvanın kudsiyet mevzuuna gelince: bu hayvan batı dünyasında kudsiyet açısından nötr kabul edilirken doğu alemi onu (elindeki kılıcı sebebiyle) cihada memur bir asker olarak düşünmüş ve bir nebze kudsiyet vermiş idi. lakin youtube tabir edilen video sitesi zuhur edip güneşin doğup battığı her yerde görününce bu hayvanın sahip olduğu silahın bir kılıç değil kamçı olduğu anlaşıldı. hatta hayvan bunu çoğunlukla devinim yapmak için kullanıyordu. bu durumda bu hayvana atfedilen cihad düşüncesi de sönmüş oldu. gerisini tahmin edersiniz...
benim nazarımda ise bu hayvanın yeri amip kadar olmasa da müstesna olmuştur. çünkü Allah'ın ona verdiği kudretle devinimi bir sanata dönüştürmüştür. bu hayvan en güzel besi ortamlarına layıktır...
sonraki mevzu: volvox (el vahdet-ül hayvanat-ül müctemiyyet-ül muciziyye= mucizevi sosyal hayvanlar birliği)
Gönderen
devlez
saat:
20:23
0
yorum
Etiketler: analiz, felsefik düşünceler
terliksi hayvan (el hayvan-ül ke naleyn= terlik çifti gibi hayvan) :)
Eskilerden... mayıs 2004
el hayvan-ül ke naleyn (terlik çifti gibi hayvan) diye de bilinen terliksi hayvana gelince. eğer benim bu hayvanlardan bahsetmemin sebebi olarak okul hayatımın en son dersinde başıma gelen talihsiz olay nedeniyle ilgi çekmeye çalışmam geliyorsa akıllarınıza, biliniz ki terliksi hayvanın benden çok daha ilgi çekici olması sebebiyle, şayet böyle bir niyetim olsa onu değil başka bir hayvanı kullanırdım. zira bu hayvandan bahseden ister istemez ilgiyi onun üstüne çeker de ilgiden büsbütün mahrum kalır. neyse ben bunu da göze alarak anlatayım. hücre zarı küçük küçük kirpiklerle dolu bu hayvanımız kudsiler mertebesine çıkamamış (çıkarılmamış da denebilir) olsa da, yine de bendeki yeri apayrıdır. çünkü ikisi yanyana gelince (simetrik olabilirlerse) bize hiç de yabancı olmayan bi manzarayı sererler gözlerimizin önüne (hikayenin etkililiğini devrik cümlelerle ve anlaşılması güç ifadelerle desteklediğime dikkat ediniz). neyse, arkadaş parantez içlerindeki şeyler de şu yüzüklerin efendisindeki smigolf muydu neydi, onun kendi kendine yaptığı dialoglar gibi bir dialog ortaya çıkarıyo. devamlı kendimle çelişiyorum. neyse ne demiştik? manzara evet. bu manzarayı iyi biliriz lakin en azından tuvalete girerken böyle bir manzara karşılar hepimizi. iki tane terlik. simetrik vaziyette duruyorlarsa problem yoktur. ama ikisi de aynı yöne doğru konvexse hemen anlarız ki terliğin biri ters dönmüştür. bu durumda tuvaletten son çıkan kişi aranır. çünkü tuvalet terliğinin önerilen yüzeyinin dışında bir yüzey parçasının tuvalet yüzeyiyle teması hiç arzu edilmeyen, hatta şidet duygularını kabartan bir problemdir.
işte belki de bu yüzden yıllar önce mikroskopta ilk terliksi hayvanı gören bilim adamları çok sevinmişlerdi. ancak onun yanına, onunla eş konvexliğe sahip bir başka terliksi yanaşınca büyü bozulmuş ve bu manzarayı bilinç altından (yani tuvalet terliğinin ters dönmüş halinden) hatırlayan bilim adamları, sırf bu yüzden bu hayvana kudsilik payesini vermemiş ve bu hayvana el hayvan-ül ke naleyn denmiş ancak el hayvan-ül kudsiyy-ül ke naleyn denmemiştir.
bu hayvanın benim için değerine gelince. bu tek hücreden müteşekkil sempatik hayvan kirpikleriyle hareket eder. onun için kirpikleri hep bakımlı olmak zorundadır.
mevzu es salisen (third subject=üçüncü konu): kamçılı hayvan (hayvan-es sahib-üs seyf= kılıç sahibi hayat sahibi denebilir)
mevzu er rabien: (fourth subject=dördüncü konu): volvox (el vahdet-ül hayvanat-ül müctemiyyete= sosyal hayvanlar birliği)
bu mevzuata da avare olduğum bir zamanda girerim heralde. şimdilik bu kadar saçmalık sizlere yeter. ayrıca bunları yazmamın tek sebebi kendimi rahatlatmak. rahatsız oluyosanız okumadan silin. veya biraz idare edin ya nolcak psikolojim bozuk işte şu ara. ayrıca hocalarımdan da tekrar tekrar özür dilerim. bu kadar işlerinin arasında tek hücreliler dünyasına kendilerini çektiğim için.
Gönderen
devlez
saat:
14:29
Etiketler: analiz, felsefik düşünceler
amip (el hayvan-ül kudsiyyet-ül la sahib-üş şekl-is sabit) (sabit şekle sahip olmayan kutsal hayvan)
Eskilerden... mayıs 2004
amip nedir bilirsiniz. orası burası özgürce uzayan hilkat garibesi bi yaratıktır. saman, muz kabuğu ve yeşil çimen atılmış sularda bol miktarda olur. bu sularda özgürce dolaşır. yiyecek bişey denk gelirse yiyeceğe en yakın tarafı kocaman bir ağız olur sonra da höörrrp diye yutar yiyeceği. ama amipi ilginç kılan, onu benim gözümde değerli yapan bir özelliği vardır ki yeme de yanında yat. (altı çizili kısım anlam bütünlüğünü bozuyo bakın, dikkat ettiniz mi? size KPSS de çalıştırıyom bak çaktırmadan.) herneyse bir özelliği vardır ki bu özellik amipi kutsal yapan özelliktir. kutsal amip diyelim ki bigün orasını burasını uzatarak uzak diyarlara şekbal açtı. (5 cm onun için bu kategoriye girer heralde). yeni amipler tanımak istedi. dereler bayırlar aştı ve biyere vardı nihayet. ama baktı ki orada hiç başka amip yok. yapayalnız hissetti kendini. çok canı sıkıldı. ama sonra cırt diye böldü kendini ikiye. artık yalnızlığını paylaşacak bi arkadaşı vardı. (gerçi hangisi orjinal amip, hangisi yeni gelen arkadaş bilmek çok zor. bu mesele çok su götürür.)
sonra bi daha bölündüler, bi daha bi daha derken sonunda yalnızlıktan sıkılan amip bir nüfus patlamasının içinde bulur kendini. bu da bir sorundur ama konumuz bu değil. amipi kutsal yapan yalnızlıktan her an kurtulabilme yeteneğinin olmasıdır. tabi biraz ilkel bi teknik olsa da amipin işini görür bu.
ya biz ne yapalım? nasıl kurtulalım yalnızlıktan? bir öneri: şu salak arkadaş sitelerine girin ve salak bi arkadaş bulun. harbiden de o sitelerin reklamı gibi oldu bu yaa.
20 dakika içinde arayın muz kabuklu kültür ortamı ile beşli amip seti de adresinize hediye olarak gelsin. piyasa değeri toplam 120.000.000 tl olan bu set eğer şimdi ararsanız ücretsiz olarak adresinize postalanacaktır.
kargo ücreti tüketiciye ait olup 18 yaşından küçükler bu milletin ümididir, herşeyidir, yarınlarıdır...
bir sonraki mevzumuz terliksi hayvan. eskilerin deyimiyle (el hayvan ül-ke naleyn)
Gönderen
devlez
saat:
14:24
1 yorum
Etiketler: analiz, felsefik düşünceler
dünya kovaladıkça kaçar, sen kaçarsan da o seni kovalar nitekim. çık işin içinden çıkabiliyorsan. biliyorum uzun bir subject oldu ama umurumda değil.
Bu da eskilerden... mayıs 2004
sana (artık size diyeyim bari çünkü artık bunu toplu yollamaya karar verdim) şu anki psikolojimi yansıtan bişey anlatayım. bi adam varmış. dünyanın peşinden hiç koşmazmış. bi mağarada yaşarmış. sabah akşam ibadet edermiş. ama bi türlü samimi olduğunu gösterememiş. Allah ondan bi türlü razı değilmiş. sonra bu kişi Hz. Musaya gitmiş. demiş; ey Musa sen Tur dağında Allahla görüşüyosun. benim halimi de bi sor demiş. neden benden razı değil. ben dünyaya perestiş etmedim, onun peşinden gitmedim, dünyadan uzağım demiş.
Hz. Musa Allaha bunu sormuş. Allah demiş; o kulumun dünyası sakalıdır. o kulum sakalını çok sevmektedir. onunla çok meşgul olmaktadır. evet mağaradan çıkmaz ama sakalına çok sevgi besler. onun için kaybeder. onun için rızayı kazanamaz, zira bir kalpte iki muhabbet (sevgi) olmaz demiş.
Hz. Musa gelmiş haber vermiş adama. böyle böyle demiş sakalına çok değer veriyomuşsun demiş. onunla çok meşgulsün demiş.
adam başlamış ağlamaya, bir taraftan da sakalını yolmaya. yoldukça ağlamış ağladıkça yolmuş, yoldukça ağlamış, ağladıkça yolmuş. sonra Cebrail yetişmiş. demiş ki Allah bu kuldan yine razı değil. neden? demiş Hz. Musa. Çünkü bu adam eskiden sakalıyla çok meşguldü onu çok seviyordu. ama görünen o ki yine sakalıyla meşgul. bu defa da ondan nefret ederek onunla meşgul...
benim durumum da buna, sizin durumunuz da buna benzer. malum hocanın bana muamelesinden sonra (şu malum fazladan imza meselesi hocadan değil dünyanın yalan oluşundan kaynaklandı da bana göre. dışardaki arkadaşlar anlamazlar. imzadan yakalandım da okul tarihinin en son dersinde. bu bence anlamsız değil.) anladım ki benim dünyam okulmuş. onu bu hocanın uzatacağını anlayınca anladım bunu. ama bu sefer de onu yolacak gibiyim, falan... ifade edebildim mi bilemiyorum.
son bişey ekliyim. neyse eklemiyim...
Gönderen
devlez
saat:
14:11
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler, hikayecikler
içinde elmas bulunduran kutu ve siimürg ilel ilgili iki temsili hikayecik bir yerde. bu fırsat kaçmaz.
Eskiler... yani mektubat_ı maveraunnehr'den alıntıdır... mart 2004
şimdi arkadaşlar size yine oldukça saçma ve bişeye yaramayan bi hikayecik anlatacam. lütfen kızmayın ama okuyun lütfen. zira bu hikayeciği bizzat uydurdum ve aslında bi amacım da var.
şimdi adamın birinin büssürü (bu halk dilinde birsürü demektir) çocuğu varmış. mesela yirmi tane.. gel zaman git zaman çocuklar yetişkin olmuş. ve babaları onları bir vadide toplamış. (böyle anlarda vadide toplanmak adettir). sonra bi ağacın içinden bir kutu çıkarmış. bu kutu kapkara bir kutuymuş, bi sandık büyüklüğünde falan (sandık deyince bu hikayenin seçimle falan ilgisi yok sakın kendinizi ona koşullamayın). ayrıca kutunun açılabilecek bir kapağı falan yok. açmak da mümkün değilmiş. neyse babaları çocuklara "ey evlatlarım! bu kutunun içinde koyun büyüklüğünde ve tek parça bir elmas vardır. bu kadar büyük elması güneş sisteminde bulmanız imkansız." demiş. ve devam etmiş; "bunun içini açamazsınız. ama bunun içinde elmas olduğuna inanın. eğer inanırsanız günde bir iki saatinizi elinizde bir spatulayla bu kutuyu kazımaya harcayın. böylece iyi giderseniz 40 yıl sonra falan kutu aşınır ve elması çıkartırsınız. lakin inanmazsanız kazısanız bile elmas size yar olmaz" demiş. çocuklardan kimisi hemen inanmış ve kendini bunu açmaya adamış. kimisi "lan babam yalan söylemez" demiş ve az çok inanmışlar ama açmaya çalışmamışlar. kimisi "bu babamızın uydurmasından başka bişey değil" demişler ve "bunun içinde böyle bi elmas olması akla hiç uygun değil" diye diretmişler. görmedikleri için inanmamışlar. kimisi de ölçmüş biçmiş öz kütle mantığıyla kutunun dolu olup olmadığını kontrol eder olmuş.
gel zaman git zaman yıllar geçmiş ama kutu açılmamış. adamın nesli artmış. yeryüzüne yayılmış. kimisi ömrünü bu kutunun başında çürütmüş, kimisi "boşver elması lan ben hayatımı yaşarım" demiş. kimisi tepkisiz kalmış, kimisi bu kutunun mahiyeti hakkında yorumlar yapmış. ama dünya gözüyle hiçkimse bu kutunun içindekini görememiş. geçen yıllar kimilerini olaydan soğutsa da kimileri ilk günkü kadar hevesliymiş elması çıkarma konusunda.
şimdi bundan sonra ne olacak dersiniz? bikaç ihtimal var.
1) yıllar geçecek, kazıya kazıya kutu eriyip gidecek, içinden bişey çıkmayacak, sonra da kendini sorumlu hisseden biri çıkıp, "babamızın kastettiği elmas aslında manevi bişeydi" falan diyecek.
2) gerçekten böyle bi elmas bigün çıkacak.
3) elmas gibi bişey çıkacak. mesela teknolojik bi alet. veya elmastan çok daha faydalı bişey. mesela televizyon (gerçi bu faydalı olmadı) veya futbol topu.
4) bi not çıkacak. "boşa uğraştınız bu güne kadar oğlum hahahaha ahahahaahaa hohoho" gibi bi not.(bu da saçma olur tabi)
5) bazıları felsefe yapacak: "peki elması kutuya kim koymuş falan gibi.
bu hikayenin hayata bir uygulaması evrim teorisi. var deniyor ama göremiyoruz. sonra çağrıda izlemişsinizdir. bi tane müşrik de öyle diyordu. "Allah heryerde diyorsunuz ama göremiyoruz" diyordu. sonra işte hep derler, birgün falan zat dünyaya gelecek, filan gelecek diye. işte kutu içinde saklı bi elmas da bunlar. acaba elmas bir şifre miydi?
size konuyla çok ilgili manyak bişey anlatayım da ufkumuz genişlesin.
simurg'un hikayesi. simurg, zümrüd-ü anka kuşunun farsçadaki ismi. tekrar ediyorum simurg zümrüd-ü anka kuşu oluyor. (batıda phoenix de derler). farsçada si otuz demek. mürg de kuş. yani siimürg otuz kuş gibi bi anlama geliyor. hikaye şu ki
birgün dünyadaki kuşlar toplanmış. Kaf Dağında yaşayan simurg diye bi kuştan bahis açılmış. efsaneye göre bu kuş öyle güzel, rengarenk, sesinin eşi olmayan, tüm kuşlardan farklı güzeller güzeli bir kuşmuş. kuşlar toplanmış ve simürgü görmeye gidelim demişler. onu çok merak etmişler ve çok görmek arzulamışlar. hissiyatları o derece zerafet kesbetmiş ki bi lahza olsun simürgü akıllarından çıkaramaz olmuşlar. sonunda her kuş türünden birer temsilci seçilmiş. binlerce kuş türünden birer temsilci olmak üzere kaf dağına simürgü görmek için yola koyulmuşlar. acaba demişler bu latif, bu asil, bu güzel kuş nasıl ola? ve el açıp (veya kanat açıp) dua etmişler. "rabbimiz" demişler."bize simürgü görmeyi nasip et bizi bu bir tek tüyü binlerce kuşa bedel olan eşref-i mürge ulaştır. onun kanatları altında bizi gölgelendir, onun alaim-i sema gibi gagasından çıkan melodiyi bize de işittir, onu bize tanıttır, yaşasınlarla sevdir, alkışlarla perestiş ettir." diye niyaz etmişler. yol uzun, simürg uzak, kaf dağı çetindir. başta "lebbeyk" sesleriyle yola çıkan kafilede yer yer kopmalar, çatlamalar olur. zira bu yol kandan irinden deryalarla doludur. ancak bu yolu, karşısına çıkan kandan irinden deryalar da olsa aşıp geçmeye azimli ve kararlı, varıp hedefine ulaştığında da herşeyi yüce yaratıcıya verecek kadar rasyonel ve dengeli olan kuşlar geçebilecektir. nihayet birgün serçe "ya ben evi özledim" der ve geri döner. arkasından bülbül çıkar "ben gülü özledim" deyip döner. kumru çıkar "ben selviyi özledim", ispinoz kuşu çıkar "benim karnım acıktı", kanarya; "benim ocakta yemeğim vardı", kuğu; "ben gölde cüzdanımı unuttum", kaz; "benim ailem problem çıkarıyo" gibi sebeplerle geri dönerler. bunlara daha birçok kuş ve birbirinden yaratıcı birçok mazeret eklenir.
yıllar yılları kovalar, birçok kuş döner. ama simürgü görmeye azimli ve kararlı kuşlar sebat eder, lebbeyk der ve her verilen moladan sonra hedefe bir kanat daha çırpabilmek için can atar. nihayet kafdağına varılır. (şu devlerin ve cümle garip yaratıkların yaşadığı yer). sağa bakılır sola bakılır ortada si mürg yok. bir müddet kara kara düşünülür. yoksa yanılmışlar mıdır? yoksa onlar da dönmeli mi idilerdir? yoksa biraz daha aramalı mıydılardır? sonra içlerinden biri "hey" der. "si mürgü buldum." ve orada yoklama alınır. kaf dağına si mürgü (sii=30, mürk=kuş) görmek üzere tam otuz tane kuş ulaşmıştır.
ve o zaman anlarlar si mürgün kendileri olduğunu, yani hedefe kararla yürüyenlerin olduğunu. bunu yukardaki hikayeyle bağdaştırırsak bişey elde edilebilir mi bilemem.
son olarak biz de lebbeyk der ve yola revan oluruz vesselam. çünkü o yol ki çendan uzundur ve dikenlidir, ellerinize dikenler batacak, güleceksiniz zira bize halıkımızı tanıttırır, yaşasınlarla sevdirir ve perestiş ettirir, hodgam ve hodendiş ve hodperest ve hodfüruş olmuş nefs-i emmarelerimizi yed-i kudretinde muhafaza eder. hem nasıl ki başımıza fenerler kandiller diker ki onların yanmak maddeleri tükenmiyor. Zira Allah-ü veliyyül müminin, hüve le yemüt, Allahümmahşurnee fii zümretissalihiin, tekabbel minnee bi hürmetil faaaaaaatihah.
Gönderen
devlez
saat:
13:27
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler, hikayecikler
29 Eylül 2007 Cumartesi
esselatü vesselam
Mektubat-ı Maveraunnehir'den... mart 2004
baktım ki arayı fazla açmışız. çoktandır bişey yazmamışım. e bari yazayım artık dedim.
önce herkesi selamlayarak başlayalım. ama bu sefer en önce lise arkadaşlarıma selam gönderiyom. yani dostlarıma. sizin yeriniz gerçekten ayrı. görüşmesek de sizin değerinizi şimdilerde daha iyi anlıyorum.
eğer, "fatih avrat gibi duygusallaşmış" demeyeceğinizi bilsem, geçenlerde küçük bir arkadaşımın; "sence dostluk nedir? dostluktan ne anlarsın?" sorusuna karşılık olarak "dost; birgün bir daha ebediyyen karşılaşmamak, hatta konuşmamak zorunda kalsan bile, yine de kendisini düşündüğün, kendisi için endişelendiğin, ve sana ihtiyacı olsa ona yardım edeceğin -o bunu hissetmese de- ve aynı durumda aynı şeyleri senin için yapacak olan kişidir." cevabını verdiğimi söylerdim. ama söylemiycem. (öhe öhe ehe tamam ..ktan bi latife bu) yalnız biliniz ki bu benim 23 yıllık tecrübemden süzülmüş bir bilgidir. bu benim için artık hakkal yakin bir bilgi. belki size ilmel yakindir. ama bilirsiniz ve biliniz; benim şimdi de böyle dostlarım vardır. bazıları şimdi bunları okuyorlar. bazılarınınsa okumaya imkanları yok. ama hayat çok değişik şeyler öğretir insana. bu arada duygusallaşmış falan değilim. hala eskisi kadar hayvanım. endişelenip balıkesire gelmeye falan kalkmayın. lakin bu nevi mevzuları da tefekkür etmiyor değilim artık. zira insanın vazife-i fıtriyesi taallümle tekellüm etmek değil miydi? ve marifet kesbederek terakki etmek dahi değil miydi?
bi de konuyla alakası yok ama iki kişinin veya üç kişinin veya dört kişinin veya ... veya n kişinin meydana getirdiği bir topluluğun kendi iradesi olmaya başladığını düşündünüz mü hiç? mesela ali, kemal ve utku iyi arkadaşlar. bu üçlü bir araya geldiklerinde bunları kısmen yeni bir birey gibi düşünebilirsiniz. artık bu yeni birey mesela ismi AKU olsun, kendine ait karar mekanizması olan, kendi iradesi olan, kendi değerleri olan, ve kendisini oluşturan bireylerden bazen farklı hareket eden bir bireydir. işin güzel tarafı şurda. kişi sayısı arttıkça oluşan bileşik birey kendini oluşturanlardan çok daha bağımsız olabiliyor. mesela bir sınıf, bir şehir, bir ülke, veya bütün bir gezegendeki insanlar, aslında tek kişiymiş gibi bir düşünün bak. ne mi olacak? hiçbişi.. biraz ilginç geldi de bana. mesela şunun gibi geldi. bikaç terliksi hayvan bir araya gelip önce neydi o 4 hücreli bişeyi meydana getiriyodu. sonra çok daha fazlası birleşip volvox muydu neydi onu oluşturuyodu falan. ben buradan yine yetkililere sesleniyorum; büyükbaşlara sesleniyorum :) bu konuya eğilsinler.
son bişey; konularla ilgisi yok ama; (veya eskilerin dediği gibi; mevzuatla alakası mevcut değil lakin;) neyse bu konuya girmeyelim.
son olarak yine şebnem ferahın dediği gibi; hayatıma giren herkese yaşanmış herşeye, teşekkürler, büyüyorum sizinleeeeeeeeee, teşekkürleeer, büyüyorum sizinleeeeee.. tüm eski ve yeni dostlara tekrar selamlar. bu arada bozüyük and. öğrt. lisesi mezunları!...
bu arada bilginiz olsun şu anda okulun son yılındayım ya, aynen lise sonda olduğu gibi burası da brezilya dizisine döndü vesselam.
Gönderen
devlez
saat:
09:55
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler
26 Eylül 2007 Çarşamba
hayvanlar nasıl rahat uyur?
Mektubat-ı Maveraunnehir'den... temmuz 2003
bi soru üzerine...
bu soru ciddi mi bilmem ama hayvanların gece rahatça uyuyabilmesinin sebebi sürüdür. bir bireyde bir çift göz, kulak, burun olduğu halde; bir sürüde yüzlerce göz, kulak, burun var. bu da avcı hayvanlar için tam bi kabus. üstelik avcı hayvanlar bir günde uzun bir uğraş sonucu bi tane zebra indirseler bu onlar için yeterli. gece tok olacaklarından zevk için gidip birilerini öldürmezler. meseleyi uykudan başka yönlere çekmek istiyorum. öküze benzeyen antiloplar vardır. bi de küçük türler. sonra zebralar, deve kuşları, zürafalar hep birbirlerine yakın yaşarlar. böylece mesela zürafanın boyu çok uzun olduğundan çok uzaktaki bi aslanı bile görebilir. böylece bu beş farklı türdeki hayvan sürülerindeki yüzlerce hayvanın hepsi avcı hayvanlara karşı avantajlı konuma geçmiş olur. unutmayalım ki avlanmak hiç kolay değildir ve çok enerji sarfettirir. onun için belki de aslanlara, çitalara daha fazla acımak lazım. bi de bu hayvanların gece ava çıkmamasının bir sebebi de karanlıkta iyi göremedikleri bir avın kendileri için beklenenden daha tehlikeli olabilme ihtimalidir heralde.
Aslında sanki onların arasında gizli bi anlaşma var gibi. aslanlar her Allahın günü gidip kurban alıyolar. ama ihtiyaçlarından fazlasına dokunmuyolar. sonra da bakıyosunuz karnı tok aslanlar otçul hayvanlarla hemen hemen yanyana dolaşıyorlar. ertesi gün aynı şey tekrar yaşanıyor. ama hiçbir hayvanda, bir aslanın pençesini sırtında hissedene kadar ölüm korkusu olmuyor. halbuki hergün gözünün önünde kendi tanıdıkları avlanıyor. ismen olmasa da simaen tanıdıktır en azından. peki bu hayvanlarda hiç korku olmaması ve günlük işlerine aynen devam etmeleri size ne düşündürüyor? onların aptal olduğunu düşünüyosunuz değil mi?Hakikat; bizim onlardan zerrece farkımız yok. onlar hergün avlanarak ölüyolar. ya biz? bizi avlayan yok diye biz baki mi kalıyoruz? Biz de aynı o şuursuzcuklar gibi hergün azraile av olan türdaşlarımızın arasında, sıranın kendimize de geleceğini düşünmeden ayrı bir şuursuzluk örneği göstermiyor muyuz?Yani soruyu soran bir zebra da şöyle sorardı heralde: "dünyada her iki-üç saniyede bir insan ölüyor. acaba bunu bilen insanlar nasıl oluyor da rahat uyuyabiliyorlar? ve hayattan nasıl bir zevk alıyorlar? yoksa azrail ışıkları kapattıktan sonra mı uyuyorlar? halbuki aslanlar da uyur, ama azrail uyumuyor da..."
Gönderen
devlez
saat:
18:12
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler
24 Eylül 2007 Pazartesi
Kesafet-i Hissiyat
insan türü, insan türü olalı, rahat etmez hissiyatının kesafetinden. doğrudur bu. ama acaba yanlış mıdır, hayvanatın sebeb-i rahatlığının, o mübareklerin bila hissiyat oluşundan geldiği?
yoksa gelmez mi bir hayvanın aklına hiç kara iplikler gibi savrulan teller? yoksa onların akıllarını meşgul etmez mi; mürenin dibinde, kendini elden kıskanırcasına saklanan inciler gibi dizilmişler? yoksa düşünmez mi onlar, bir anın bir ana intikali kadar kısacık süren isabetlerini, o çift esved taşlarının? yoksa bilemezler mi manasını; zamanın bizce en zifir kuyularından beri, o çift taşın bakışlarının? hayret derim doğrusu. ne manası vardır o halde yıldızların üzerinden kayan iki ufkun birbirine kavuşmasının? ne manası var iki ufuk birleşip ayrılsın diye beklemesinin? Ve açıklama bulmak nedendir ufuk mu üstte yoksa yıldız mı üstte ikilemine? Ne gerek var, alt, üst kavramlarının tekrar alt üst edilmesine? boşa dememişler tabii kainatın hem tohumu hem meyvesi insandır diye. Olmasa; o ağır düşen çift küpenin salınımında hipnotize olmak niye? niye diye sorulmasa eğer, fısıldar mıydı sanki, o çift ufuk arasından çıkan rüzgar, sırrını kulağımıza yine? nerde?...
madem öyle.. anladığım kadarıyla, bu mübareklerin kafasını karıştıramaz, göregelip de uzanıveremedikleri şeyler bile. hatta manasını kavramaz; eğer iteduran iki mıknatıs, biraz dönünce çarpışsa birbiri ile.
Ahhhhh!!! velev ki o çarpma hata olsa bile... mıknatıs ne anlatır bilmez bu ameli ile, lakin bilen bilir onun hasretini, arzusunu, ve getirir dile.
bu kadarcık da karışmayacaksa şol mübareklerin kafası, bu ahvali bile bile; ya bir dolu tüfeng al ele, ya bir kılınç bul eyice bile; ya sık tetiği kalksın toz duman, ya çal kılıncı aksın kan revan...
zira sen almasan da tüfengi ele, saklasan da kılıncı bele, karışmayacaksa fazladır o gövdeye o kelle.
Gönderen
devlez
saat:
19:34
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler
acaba
acaba gitmek mi zoooor yoksa kalmak mı? yani bırakmak mı, bırakılmak mı? bence geride kalmak zor. çünkü tüm hatıraların yanıbaşında, o hatıraların kokusunu alarak, sesini duyarak yaşamak ve o günlere gidememek zor... mekan yerindedir, yani dekor aynen durmaktadır fakat boştur. oyunculardan bir tek kişi kalmıştır (o da benim). sesler hala mütedahil daireler gibi dağılır kulaklarda ama çok kısıktır. ses çıkaracaklar da yoktur zaten. sanki ağzımıza bal sürülmüş de tadı kalmış gibi doyulamamış yılları haykırır her kaldırım taşı bile. bütün direkler acıyarak bakar size. BİMin önünden geçerken BİM acır haline. üst geçide yaklaşınca için yanar. yoldan karşıya geçebilirsen dere bile ağlar haline. köprüyü görünce daha fazla gidemezsin çünkü dayanamazsın.
artık benim için hiçbir yol hayırlı apartmanına çıkmaz. o apartmanın yolları kapalıdır.
bir ip oraya kuvvetle çeker ama yoların kapalı olduğunu bildiğinden gidemezsin. işte geride kalmanın burası zordur. giden bunlardan daha habersizdir. heralde daha rahattır. olsun da zaten. giden kardeşlerimin yolu açık olsun.
Gönderen
devlez
saat:
19:31
0
yorum
Etiketler: felsefik düşünceler